Sao Jao Festivali ve Sabrina

Tarih, 2006 yılının 23 haziran akşamını gösteriyordu Portekizin ünlü ”Sao Jao” festivaline katıldığımda. Tarihe ve ilginç kültürel inanışlara olan ilgim beni bu sefer Portekiz’in güzel şehirlerinden Porto’ya getirmişti. Saint John’u anmak için yüzbinler 23 haziran akşamında sokaklara dalar, sabahlara kadar eğlenirdi. İnsanlar birbirlerine pagan inancından geçen kötülüğü yok etmek için sarımsak çiçeği veya plastik çekiç ile vuruyorlardı. Nüfusu çok az olan  Portekiz’in ve onun şirin kenti Porto’nun bu gecede aslında hiç de öyle ufak olmadığını görüyordunuz. Sokaklarda binler, hatta yüzbinlerin gözlerinde mutluluk parlarken, ağızları yettiğince bağırıp, çılgınca eğleniyorlardı. Şiirler okunuyor, konserler veriliyor, muhteşem yöresel danslar icra ediliyordu.

sao joao festival porto ile ilgili görsel sonucu

Benim gibi şair ruhlu insanların o kalabalığın içinde kaybolup, bir iki kelam yazmak ve ilham almak için bulunmaz bir yerdi. Bana tur rehberim Bento eşlik ediyordu. Beni havaalanından, ülkeye has bir misafirperverlik ve kalbinin derinliğinden gelen sevgisi ile kucaklayarak almıştı.

Uçaktan yeni inmenin verdiği yorgunluk içerisinde ”nereye gidiyoruz” diye sordum. Bana otele gidecek değilsin herhalde manasında  meraklı bir bakış attı. Tabi ki uyumaya gelmemiştim ama diğer taraftan da üzerimdeki inanılmaz yorgunluğu hissediyor ve Bento’nun, beni zorlayacak bir olayın içerisine sürüklemesinden korkuyordum. Kendimi bir an evvel toparladım ve ”sen nereye dersen oraya” dedim. Komuta ondaydı, bu şehri ve ülkeyi ne olursa olsun keşfetmek istiyordum. Bana portekizlilerin kendi dilinde söylediği şekli ile ”Feste de Sao Jao” gidiyoruz dedi. O cümleyi duyana kadar bu festivalle ilgili hiç bir bilgim yoktu. Kendimi tamamen Bento’nun sıcaklığına ve güvenine bırakmıştım. Yaklaşık yarım saat sonra Taksi büyük bir kalabalığın içerisinde durdu..

sao joao festival porto ile ilgili görsel sonucu

Aşağı indiğimizde etraf hayli kalabalıktı, hani iğne atsan yere düşmez derler ya aynen öyle. Zaten sokaklarının nüfusa uygun olarak çok dar olması, fazlaca gelen insanları artık kaldıramaz durumdaydı. Geçecek her hangi bir alan yoktu. Binlerce insan ellerinde yanar-döner ışıklı plastik çekiçler ve sarımsak çiçekleri ile geziyorlardı. Dünyanın  güzel kabul ettiği Portekiz ve İspanyol kadınlarına bakarken başlarındaki o muazzam el işlemeli çiçekler insanı tatlı rüyalara sevketmiyor değildi.

Acımasızca ellerindeki çekiçlerle birbirlerinin kafasına vuran insanlardan henüz bana dokunanı olmamıştı. Bento bunu, biz misafiri kilometrelerce  öteden tanır ve saygı duyarız, siz burada güvendesiniz  rahat olun, size kimse dokunamaz diyerek açıkladı. Gerçi plastik bir çekiçle kafama vurulsa ne olacaktı ki. Biraz sonra Bento beni kendi arkadaş grubu ile tanştırdı. Hepsi çok şeker ve cana yakın insanlardı. Augusto Reklamcı, Pallavi Doktor, Taina ise Pastacıydı. Türkiye’den geldiğimi öğrenince Taina aniden söze girip Istanbul’ mu diye sordu. Başımı salladığımda, ben ne olduğunu anlayamadan boynuma sarılmıştı. Muhteşem şehir, muhteşem insanlar diye bağırıyordu ingilizce. Daha sonra kendisinin İstanbul’a dört kez geldiğini, Ayasofya ve Yere Batan Sarnıcı’na hayran kaldığını, en sevdiği içeceğin ise ayran olduğundan bahsetti. Halen evde ayran yaptığını anlattı bana. Bir an kendimi sadece Taina ile konuşurken bulunca, aklımdan acaba diğerlerine ayıp oluyor mudur diye geçiriyordum. Ancak etrafıma bakınca herkes kendi eğlencesindeydi. Aramızda Portekiz ve Türkiye tarihçesi üzerine sohbetimiz sürerken bir ara elimdeki içeceğin bittiğini işaret ederek, benim için tazelemeye gideceğini söyledi. Bento, Pallavi ve Augusto biraz uzaklaşmıştı bizden sohbet ederken. Uzaktan izleyince Pallavi’nin heyecanla birşeyler anlatan Bento’yu rahat bırakmayıp sürekli kafasına o elindeki tokmakla vurmaya devam ettiğini gördüm.  Içimden eğlenceleri bile ne kadar medeni, hiç kimse diğerine saygısızlık yapmadan, acıtmadan, farklı fikirler olsa da beraber mutlu olmayı ne güzel öğrenmişler diye geçiriyordum.

Bir an kalabalığın içerisinde kendimi rahatsız hissetmeye başladım. Kalabalık sayısı gittikçe artıyordu, ne önümde ne de arkamda yer kalmamıştı. Ellerimi kaldıracak imkanım yoktu, sürekli sorry kelimesini kullanarak etrafa doğru yavaşça kıpırdamaya başlamıştım. Ortada Taini yoktu. Halen içecekleri alamamıştı heralde, yada gelirken bir arkadaşla ayak üstü sohbet ediyordu. Sabırla beklemeye başladım. Ancak yarım saati geçmişti ki ne Taini vardı ortada, nede Bento ve arkadaşları. O Kalabalığın içinde, özellikle de alkolün tavan yaptığı gece saatlerinde benim onları tekrar bulmam nasıl nasip olacaktı?

İçime hafif bir heyecan bastı, ilk günümdü ve bir çok tanımadığım insanın kutlama yaptığı kalabalık, çok dar bir alanda kalmış düşünüyor, çareler üretmeye çalışıyordum. En kısa yoldan bir taksiye atlasam, kağıt üzerine not aldığım oteli gösterip uyumaya mı gitsem acaba diyordum.

Birkaç kişiye taksi yolunu sordum ingilizce ama her defasında cevap yerine bana bir bardak bira yada ellerindeki yiyeceklerinden uzatıp party  diye bağırıyorlardı. İkramlarını kabul edip yoluma devam ediyordum. Artık ne yapacağımı şaşırmıştım, bu gidişle bir grubun evinde geceleyecektim, otele gitme imkanım zor gibiydi.

Bana içirilen neydi bilmiyorum ama mutluluk hissinin yanında epey bir konsantrasyonum da bozulmuştu. Etrafımı tam olarak süzemiyordum. Kendimi yavaşça kalabalığın dışına atmaya çalıştım. Adım adım zorla binlerce insanı kenara itikleyerek sonunda boş bir kaldırım bulmanın rahatlığı ile kendimi yere bıraktım. Elimde yarım şişe bira, o ilk soğuk hali de kalmamıştı yavaştan yudumluyordum etrafı seyrederek. Başım yorgunluktan önüme düşünce, oturduğum yerden bir daha ayağa kalkabilecek gücüm de kalmamıştı. Kafamı toparlamaya çalışıyordum o gürültünün arasında.

Bir sürü tekno tarzı klüp müziğinin sesinde kullanılan bas adeta kafama kurşun gibi giriyordu, dayanılmaz bir hal almıştı. Tam o sırada, o inanılmaz ve çekilmez müzik gürültüsünün arasından, kulağıma hoş gelen inceden bir ses işitmeye başladım. Dikkat kesildim nereden geliyor, kimin sesi diye. Kafam sanki diğer tüm sesleri bir düğmeye basmışçasına kapatmıştı, sadece o müzik duyuluyordu. Düşünmeye başladım, kimindi bu ses? Kaybolmuş düşüncelerimin içinde bir ses, beni buralardan uzaklaştırıp duygusal anlar yaşattı.

Tekrar cesaretlenip ayağa kalktım ve müziğin sesini takip etmeye başladım. Ufak bir bar gördüm içerisi tıklım tıklım doluydu. Hemen kapının önünden bir sandalyeyi alıp sokağın karşısına çektim ve müziği dinlemeye başladım. Önümde duran kalabalığa zor şer ingilizceden bu şarkıyı kim söylüyor dedim ? Dönüp benim halime gülümseyerek, nasıl bilmezsin bu Portekiz’in en özel seslerinden Amalia Rodrigues dediler. Peki şarkısının adı nedir dedim, hep bir ağızdan aynı şarkıyı tekrarlayarak: Aranjuez Mon Amour söylemeye başladılar benim için. Sözlerini bilmesem de ben de aynen tekrarlamaya çalışıyordum. Bir müddet sonra etrafımdaki gruplar ayrılmaya başladı, o sandalyede yalnız kaldım. Müzik  kaldığı yerden devam ediyordu, karşıdaki bar, bunun benim ilacım olduğunu anlamıştı galiba şarkıyı değiştirmiyordu.

”Yaa kalk Harun artık ne yapıyorsun burada, gece çoktan bitti senin için, çabuk sarhoş oldun, gitmen lazım” dedim kendi kendime.

Bir anda kafama sanki bir Balyoz indi sanki. Çok sert bir cisim olmalıydı, çok acımıştı. Umarım kanamıyordur diye içimden geçirirken başımı kaldırdım, ve tepemde ileri geri sallanan bir plastik çekiç gördüm. ”Ne yani o acı sadece bu plastik çekiçten mi gelmişti” diye söylendim. Alkolün verdiği etki ile her şeyi daha ağır hissediyordum herhalde. Kim vurmuştu diye kafamı kaldırdım bakmak için. Gözlerinin içi parıldıyordu..

portugal beauty woman ile ilgili görsel sonucu

Alkolün etkisi dedim kendime, yoksa bu karşımda elinde çekiç ile duran Melek yüzlü kişi insan olamazdı. Gerçekten otele  geri dönmemin vakti gelmişti, her kim vurduysa bunun için kavga edecek gücüm bile yoktu. Sonra bir ses duydum melekten gelen: ”Acıyor mu” dedi? Tekrar başımı kaldırdım ve evet gerçekti. Orada bir melek duruyordu. Simsiyah gözleriyle, hafif ve o doğal güzelliğini bozmayacak makyajının ardında, aslında tüm dünyanın hüznünü gizliyordu bu Kadın. Kimdi ? Bunca insanın içinde kafasına çekiç ile vuracak başka birisini bulamamış mıydı ? Çok kızgındım ama her yüzüne bakışımda o omuzlarından aşağı süzülen pamuk gibi işlenmiş siyah saçları, üzerindeki yırtık kot, vücudunun üzerine ölçülerek oturtulmuş beyaz tişörtü, ağzım dilim lal olmuştu. Kızamıyordum, sadece bakabiliyordum o masum gözlere. Eğildi ve başımı okşamaya başladı. Bana portekizce bir şeyler söylüyordu fısıldayarak ama ben bu dili konuşamıyordum, nasıl cevap verecektim. ”Sen yabancı mısın ”sorusuna sadece başımı sallayabilmiştim. Birden çok güzel bir aksanla ingilizce konuşmaya başladı. Kendini tanıtırken ”ben deli ”demeyi de ihmal etmedi gülerek.

Asıl adının  Sabrina olduğunu belirtti. Koluma girip beni kaldırdı ve yürümeye başladık. Ben ne yapıyorum diyordum kendime ? Kafana her çekiçle vuran ile beraber gidilir mi ? Ama başka şekilde yürümeye takatim de kalmamıştı. Sessizlik hakimdi aramızda. Ara sıra o bana portekizce bir şeyler fısıldıyordu ama ben nelerden bahsettiğini anlamıyordum.

Bir müddet sonra Taksi çevirdi ve bir adres söyledi taksiye. Ben halen elimde yazının çoğu silinmiş otelimin adresini göstermeye çalışyordum. Elimdeki kağıdı alıp gülümseyerek cebine koydu. Aklımdan Bento ne oldu acaba, şimdi beni merak eder diyordum. Sabrina’ya Bento’dan bahsettim ve ”merak etme onu ben ararım, şimdi bana misafirsin” dedi. İçim bir tuhaf olmuştu. Kafasına çekiç inen birisinin hastane veya karakolun dışında, birisinin evine misafir götürüldüğünü ilk defa görüyordum. Ama uyku artık o kadar ağır bastıryordu ki, ister Sabrina’nın evi, ister kaldırım yada taksinin içinde her yerde sızıp saatlerce uyuyabilirdim.

Biraz sonra Porto’nun arka sokaklarında iki katlı şirin süslemeli bir evin önünde durduk. Beni taksi şoförü ile birlikte odasına çıkarttılar. Oturma odası sandığım bir yere beni oturttu ve gözlerimin içine bakarak: ”sana bir kahve yapayım mı kendine gelirsin” dedi. Kahve ? Uyumak istiyordum aslında ama içimdeki merak öyle bir anda bile durmuyordu. Bilmek istiyordum bu kim, neden ben buraya geldim. Utanarak başımı salladım. Yaklaşık on dakika sonra kahvenin o muazzam kokusu burnuma gelmeye başladı. Üzerinde gece kıyafetleri ile içeri girince ben daha da tuhaf olmaya başladım. Kahvemi ikram etti ve karşıma oturdu.

Neden Portekiz diye sordu ? Portekiz’in tarihinden, edebiyatından anlatmaya başladım, tüm merakımı ve nedenlerimi. Ben konuşurken gözlerini bir an olsun bile ayırmıyordu benden. Dur dedi.

Ne oldu acaba yanlış bir şey mi söyledim diyordum kendime. Orasını anladım, sen Türksün, dünyayı dolaşıyorsun. Peki ya bu gözlerindeki hüzün ? Bir an afallamıştım. Nasıl yani dedim ? Bu gözlerindeki hüznü anlat bana dedi. Hangi birisini anlatayım Sabrina, ne senin o kadar vaktin var ne de ben ebediyete dek buradayım dedim. Sadece aklıma Henry Wadsworth Longfellow’dan:

”Her erkeğin için de kimsenin bilmediği bir hüzün vardır, ama çoğu zaman biz bir erkeğin yüzünde üzgünlük görünce ona sadece soğuk birisiymiş gibi bakarız” sözleri geldi Evet benim kısa açıklamam bu kadardı. Bana söylerken senin gözlerine ne demeliyim diye cevap verdim. Cevap vermedi. Sadece kalktı ve mutfağa gitti. Beş dakika sonra elinde iki kadeh şarap ile döndü. Bu sefer karşıda oturmayıp, yanıma oturdu ve battaniyenin altına girerek şerefe dedi: Hüzünlerimiz için !

Dışarıda soğuk bir hava olmuştu ve epeyce oturmaktan üşümüştüm. Ama bu sefer o kadar sıcak olmuştu ki içim, hem battaniyenin altında, hem tanımadığın bir ülkede tanımadığın bir insanın evinde olmak yetmiyormuş gibi, boğazımdan aşağı süzülen şarabın acısı içime ateşler düşürmüştü. Galiba gözlerinin içine bakarsam daha da fazla yanacaktım. Aniden bana döndü ve gözlerini ayırmadan dakikalarca bakmaya devam etti bir taraftan da  saçlarımı okşuyordu.

Şarabının son yudumlarını aldıktan sonra bana ”sana sarılıp uyuyabilir miyim”diye sordu ? İçimde kopan fırtınalardan habersizdi elbette. Sadece sarılmaksa olur gibi saçma bir cevap verebildim. Battaniyeyi üzerime sıkıca sardıktan sonra omzuma başını dayadı ve sanki bir uyuma düğmesi varmış gibi uykuya daldı. Biraz önce saatlerce uyuyabilecek benim artık uyku namına hiç bir işaretim kalmamıştı. Düşünceler içerisinde kaybolmuştum. Omzumda yatan bu dünyalar güzeli insanı düşünüyordum. Neydi bu gözlerinden süzülen hüzün, neydi beni ta buralara getiren bu anlamsız cesaret ?

Tam bu düşünceler içerisinde boğulurken Sabrina uyandı ve bana: ,,Nos sonhos e no amor nao ha impossibilidades,, deyip dudağımdan usulca öptü. Elleri ile başımı eğip omzuna koydu ve portekizce bir şeyler fısıldayarak uyumamı sağladı. Uykuya dalarken de düşünüyordum bu söylediği cümle ne manaya geliyordu acaba diye ? Hayatımda çokça uykuya daldığım olmuştu, yalnız yada başka bir insanın omzunda ama, bu başka bir hissiyat gibiydi. Çocuk gibi rahat uyuyordum ve o yataktan hiç kalkasım yoktu.

Bir zamanlar Scott Fitzgerald şöyle demişti: ”Birinin hayatındaki en yalnız an, dünyasının nasıl yıkıldığını izlediği zamandır. Ve tek yapabildikleri şey sadece boş boş bakmaktır”. Bu güzelin koynunda yıkılırken tüm dünyam gözlerimin önünde sanki bana hiç bir şey olmayacakmış gibi hissediyordum. Öyle sıkıca sarılıyordu ki bana, dünyanın yıkılması değil, tüm alemler paramparça olsa yanında her daim güvende olacakmışım gibi bir hissiyat vardı içimde..

Aniden çalar saatin yüksek sesle çalması ile ayağa sıçradım. Etrafa tek gözü açık bakıyordum şaşkınlık içerisinde. Aslında bıraksalar 24 saat daha uyuyabilirdim öyle tatlı bir uykudaydım. Battaniyeyi tekrardan üzerime sardım ve Sabrina’nın o burnumun direğini sızlatan parfümünün kokusunu alıyordum. Ama battaniyenin altında üşüyordum ? Yavaşça sağıma döndüm ve Sabrina’nın yanımda olmadığını farkettim. Tekrardan yataktan çıkıp etrafı gözlemeye başladım. Sonuçta yabancı birisinin evindeydim, hiç bir şeye dokunmamaya, zarar vermemeye çalışıyordum.

Burnuma kahve kokusu geldi. Kokunun peşinden mutfağa doğru yürüdüm. Içeride kahve makinası içinde taze yapılmış kahve ve yanında boş bir bardak duruyordu. Sabrina’dan iz yoktu, galiba iş için çıkmıştı. Onca konuşmanın içinde ne iş yaptığını da sormayı unutmuştum. Hatta numarasını, bu evin adresini, bir fotoğraf bile isteyememiştim. Hoş, bende kafa mı kalmıştı ki? Bardağın yanındaki kağıda gözüm gitti. Üzerinde bir not yazılmştı. Bana mı yazılmıştı, yoksa yanılıyor muydum ? Başkasının özelini de okumak istemiyordum.. Sonunda merakıma yenilerek şöyle göz ucu ile baktım. Üzerinde ismimi görünce biraz daha fazla dikkat kesildim.

Notun üzerinde yazan:

”Hayatıma çok insan girdi, kimisi beni üzüp gitti, kimisi ardında sadece nefret bıraktı. Bazıları sadece uzaktan aşıklardı. Bu evin içerisinde bir çok hikaye yazıldı. Ama olmayan tek şey o gördüğün oturma odasındaki kanepeydi. O kanepe benim acımasız dünyadan kaçtığım, geceleri battaniyeme sımsıkı sarılıp kendimi koruduğum tek yerdi. O eski kanepe bazı insanlar için kaldırılıp atılacak bir nesneden ibaretti. Benim için ise içinde gizlendiğim sarayım. Işte o küçük dünyama aldığım tek bir şövalyem olsun isterdim hep. Yıllar boyu en yakın dostlarımın, hatta ailemin bile oturmasına müsaade etmediğim o kanepede seninle şiirler yazdık. Senden Dostoyevski dinledim, İstanbul trafiğinin çılgınlığını hayal ettim, elini sürekli yüzüme vurmanı hissettim. Evet bunların hepsini sen yaptın ve bende müsaade ettim. Çünkü hayatımda ilk kez benim için bir erkek, sadece güvenilir bir limandı. İçimi dökeceğim, koklayacağım, istediğim gibi sarılacağım, bunları yaparken de sarayımı yıkmayacağına emin olduğum bir erkek. İşte sen dün hayatım boyunca hayal ettiğim o erkektin. Kim olduğun, nereden geldiğin de benim için önemli değildi. Sadece o temiz kalp, sadece onu özlemiştim. Ama ben Sabrina, bunca yıl yaşadığım kötü hatıraların üzerine ömrüm boyunca beklediğim bu anı heba edemem. Bu rüyanın bozulmasına müsaade edemem. Evet korkağım. Belki de çok pişman olacağım. Ancak rüyalarımda her gece seninle o kanepede uyumaya devam edeceğim. Sen bir gün çekip gidebilirdin ama, o rüya ve o an, içimde ömür boyu yaşayacak. Onları kimse benden artık alamaz. Sen de ruhunun boşluğunu takip et. Bir gün elbet sen de bir kanepe de aynı hayalleri görecek, huzuru yaşayacaksın. Aramaktan asla vazgeçme. Elveda, güzel insan. Sabrina…”

Anlaşılan kader yine elime yarım bir hikaye vermişti, sonu yazılmamış. Bir kırılmış bardağın yanında yerden toplamam için bir tane daha. Alışmıştım artık ve sadece Sabrina’nın ardında bıraktığı o mis gibi kokan kahveden yudumluyordum. Sigaramı yaktım ve yine derin düşüncelere daldım. Bir ara tebessüm etmeye başladım. Aniden aklıma yazdıkları geldi. Demek uykuda sanki hiç bir işim yokmuş gibi ona Dostoyevski’den bahsettim. Hangi sözlerinden yada kitabından ? Hadi onu geçtim, İstanbul trafiğine konu nasıl gelmişti Dostoyevski’den bahsederken. Dünyanın en güzel kadınlarından birisinin kollarında yatarken aklıma bunlar mı gelmişti anlatacak ? Acaba canını acıtmış mıydım elimle yüzüne vururken. Amaan dedim o da bana dün çekiçle vurmuştu ve kahkaha attım.

Sigaramı içerek bir müddet camdan dışarı baktım. Sabah vakti epey kalabalıktı sokaklar, araçların korna sesleri duyuluyor ve insanlar son surat işlerine yetişmeye çalışıyorlardı. Birden Bento aklıma gelmişti, dün gece aniden ortadan kaybolmuş ve haber vermemiştim. Çılgına dönmüştür çocuk herhalde diye heyecanlandım. Ama telefonumun sarjı da bitikti. Bir an evvel benim otele gitmem gerekiyordu. Sabrina’nın bıraktığı notun yanında dün ona verdiğim otelin adresi yazılı kağıdı gördüm. Belli ki unutmamam için oraya bırakmıştı..

Ceketimi sırtıma aldığım gibi merdivenleri üçer beşer atlayarak kapının önüne indim. Oradan geçen ilk taksiyi durdurduktan sonra otelin adresini eline tutuşturdum ve yol almaya başladık. Taksici çok sert mizaçlı yüzü gülmeyen bir adamdı. Fazla sohbet etmek istemedim açıkçası. Yabancı olduğumu anlayınca bozuk bir ingilizce ile zenginsin galiba dedi. Anlamamıştım üzerinde bir kot ve tişört olan insanın nasıl zengin olabileceğini. Neden öyle düşündün diye sordum. Yanlış anlama dedi ve ekledi,burası Foz bölgesi, genelde zenginler yaşar, sen yabancısın, yeni ev mi aldın, yoksa misafir olarak mı buradasın dedi.

foz district porto ile ilgili görsel sonucu

Sabrina’dan ayrılmanın verdiği sinir ile HAYIR, sadece bir arkadaşa dün misafir oldum, yoluna bakar mısın lütfen, acelem var diye geçiştirdim. Sohbeti böylelikle bitirmiş olduk, zaten suratı hiç samimi birisine benzemiyordu.

Otelime geçtikten sonra hemen check-in işlemlerimi yaptırıp yarıda kalmış uykumu tamamlamak istiyordum. Odama çıktım ve önce Bento’yu otel odasından aradım. Kendisi tahmin ettiğim gibi meraktan uyuyamamıştı. Bir de üstüne Sabrina meselesini anlatıp iyice korkutmanın anlamı yoktur diye söylemedim bile. Yolumu kaybettim üzgünüm, beni iki saat sonra otelimden alırsın deyip kapattım telefonu. Duş alacak gücüm bile yoktu. Hemen yorganımı üzerime çektim uyumak için. Tam o sırada, her uykudan önce olduğu gibi yine aklıma bir şey takılmıştı. Sabrina’nın dün gece bana portekizce söylediği sözler..

Ne demişti diye hatırladım: ,,Nos sonhos e no amor nao ha impossibilidades,,,

Hemen bilgisayarımı açtım ve tercümesine bakmaya çalıştım. Karşıma çıkan cümle:

” Ne Aşk ne de hayaller için imkansız diye bir şey yoktur. ”

Bu cümleyi bana boşa söylememişti diye düşündüm. Aslında dün gözlerimin içine bakıp ardındaki hüznümü anlatmamı isterken, tek bir bakışta ruhumu da görmüştü benim. Hep hayal kurar, hep aşık olurdum, ama hep imkansıza. Sabrina bu konuda farklı fikirdeydi. Ne hayallerim için ne de aşk için imkansız diye bir şey yok diyordu. Demek ki sadece daha yolum vardı hayallere ve aşka. Yürümeye devam etmeliydim. Onun aklında ben hep o kanepede onunla beraber yatmaya devam edecektim. Ve ben onun hayalinde orada yatmaya devam ettiğim müddetçe de, benim hayallerimin umudu da devam edecekti. Bir not kağıdının üzerine yazdım ve cebime koydum. O günden beri halen saklıyorum ve hayallerimin gerçekleşeceği günü onun gibi umutla bekliyorum…

Porto’yu gezelim derken, tanımadığım bir insanın evinin kanepesinde biten ilginç bir hikaye..

 

 

Önceki Yazı

Keşke

Sonraki Yazı

This is the most recent story.

Yorum Yok

Yorum Yazın