Ömür Erdem Beytut

Ömür Erdem Beytut

Yaza yaza deliren. Yazmazsa akıllanacak birisi...

Merhaba, merhaba, merhabalar… Ben çocukken düştüm, canım çok yandı. Sonra ben ayağa kalktım ve tekrar düştüm. Yine canım çok yandı. Sizler benim ne kadar acı çektiğimi bilemezsiniz, bilemediniz de zaten. Sizlere kızmıyorum. Sizlere kimsenin kızmaya hakkı yok zaten. Çocuktum işte, hepinize saygılıydım. İstemeye istemeye ellerinizden öptüm. Bir de tutup öptüğüm

Ya öyle işte papatya. Bir gün yolda rastladım ona. Bir gece vakti saçma sapan bir vakitte ortadan kaybolmak için evden çıktım. Daha doğrusu ortadan kaybolmak için değil. Kaybolan ruhumu bulmak için. Ruhumu arıyordum ama ulaşamıyordum ona bir türlü. İçimde değildi ruhum. Yürüyen bir et parçasıydım. Hiçbir insana, daha doğrusu hiçbir

Deniz kenarında oturmaya devam ediyordu. Güneş yavaş yavaş doğmaya başlamıştı. Rüştü Düzer kıyıya vuran dalgaları izlemeye devam ediyordu. Aklından geçen ve beyninin ışık görmeyen noktalarında volta atan düşüncelerin üzerinde duramıyordu. Temeli sağlam olmayan düşüncelerin üzerine basmak istemiyordu. Çünkü korkuyordu. Korkunun insan kattığı en iyi taraf düşündürmekti. Hiç çalışmayan beyinleri bile

Rüştü Düzer mağazaya yakın bir bankta tekrar oturdu ve bir sigara yaktı. Yaktığı sigaradan içine duman çekince, ‘‘Ben şimdi Rüya’yı seviyor muyum? Seviyorsam neden belli etmiyorum? Yoksa belli mi edemiyorum? Yoksa belli etmek mi istemiyorum? Ben neden böyle bir adamım Tanrım? Yardım et bana ya da en azından ipucu ver.

Rüştü Düzer eve geldi, Rüya’nın sofrayı toplamasına müsaade etmemişti. Sofraya baktı. Toplamaktan vazgeçti. Yarın toplarım diyerek koltuğa uzandı. Tavana doğru gözlerini dikti ve bir sigara yaktı. Yönetmen olan akciğerlerinden ve çeşitli açılar verebildiği için kamera olan ağzından üflediği dumanlar tavan perdesinde oynuyordu. Gözleri de seyirciydi. Oyuncu olan dumanın hareketleri onun

Rüya yavaş yavaş  kendini çekiyordu Rüştü’den. Rüştü bu anların hiç bitmesini istemiyordu ama onun kaderi istediği hiçbir şeyin gerçekleşmemesi üzerine yazılmıştı. Kaderi yine galip gelmişti ve Rüştü Düzer sarılı kollarını açarak yerine oturdu. Birbirlerine bir süre baktılar ve Rüya ‘‘ dans edelim mi?’’ diye sorunca Rüştü Düzer,  omuzlarında ağlayan ilk kadını

Rüya bir süre Rüştü Düzer’i süzdü. Süzdükten sonra ‘‘yok, yanlış anlamadım. Ama bunları rakı sofrasında konuşsak daha iyi olur diye düşünüyorum’’ dedikten sonra, Rüştü Düzer eyvallah diyerek sofrayı toplamaya başladı. Bulaşık için biriken; tabak, çatal, kaşık, bardak ve tavayı kaldırıp tezgahın üstüne koydu. Rüya’da eline aldığı ıslak bezle masayı silip

Telefonu hemen açan Rüya ‘‘efendim’’ dedi. Rüya, işin yoksa, yani müsaitsen buyur gel beraber yemek yapıp, yiyelim. Rüya’da ‘‘tamam, gelirim tabi ki. Benim içinde değişiklik olur. Hazırlanıp çıkınca ararım seni, adresi söylersin. Anlaştık mı?’’ dedi. Rüştü Düzer anlaştığını söyledikten sonra telefonu kapattılar. Rüştü Düzer dağınık olan evi toplamaya başladı. Pantolonunu,

Tavukçu Bilal’in yanına geldi ve ‘‘numaranın sonunu hatırlayamıyorum’’ dedi. Tavukçu Bilal’in kıvrak zekası çalıştı ve ‘‘abi sim kartını ver, benim telefona takalım’’ dedi. Rüştü bir süre durdu, söyleneni idrak ettikten sonra ‘‘numara kayıtlı değil ki’’ dedi. Tavukçu Bilal ‘‘ hadi ya, o zaman bulamazsın numarayı abi. Ancak o seni ararsa

Gökyüzünde tek yıldız olmayan soğuk bir şubat akşamında,  eğimli, delik deşik olmuş, her tarafı yaralı asfalt yoldan yukarı doğru yürüyordu. Bütün gün üzerinde birikmiş olan yorgunluk izlerini en ince ayrıntısına kadar taşıyordu. Her günkü gibi yorgunluğunu üzerinden tek bir hamlede kaldıran, kendi düşüncesine göre kainatta ondan daha iyi bir şeyin

‘‘Alo, kiminle görüşüyorum.’’ Ben Sercan. Siz kimsiniz?  ‘‘Ben Kübra Yıldız. Sercan Bey, bir sorum olacaktı size.’’ Tabi, buyurun. ‘‘ Sercan Bey, ben bir baza alacağım ama siteniz de sunduğunuz ürünler dışında başka ürünler var mı?’’ Maalesef Kübra Hanım. ‘‘Anladım, peki ürünün montajını da siz mi yapıyorsunuz?’’ Evet Kübra Hanım, montajı

Küçüktüm, sigara kadar boyum vardı. Her neyse… Evimizin teras bölümü denilen yerde mangal yakıyordu babam. Babam, mangal kömürlerini mısır piramidi  gibi dizdi ve cebinden çıkardığı çakmak ile önce sigarasını daha sonra da kömürlerin ortasında olan kağıdı yaktı. Kağıt yanıp kül oldukça dumanlar çoğalıyordu. Babamın gözleri yaşarmıştı. Ben de, baba neden

Arjantin bardağından boşalırcasına yağan yağmurlu bir günde, Bilgin Amca’nın yanına gidiyordu. Otobüsün 30-40 km hızla gitmesi yüzünden biraz geç kalacağım diye düşünüyordu. Randevusu yoktu Bilgin Amca ile ama onun sohbetini çok seviyordu. Bütün isteği onun yanına bir an önce gitmekti. Çünkü zaman denen kavramın, onun yanında nasıl geçtiğini anlamıyordu. Sonunda

Üçüncü dersti. Edebiyat öğretmeni içeri girdi ve bağırarak, ‘‘Oturun yerlerinize, oturun hadi! Siz ne biçim öğrencisiniz be, bıktım sizden!’’ diye cümlesini tamamladıktan sonra, herkes sessizliği sağlamıştı. Edebiyat öğretmeni, ‘‘Herkes boş bir sayfa çıkarsın.’’ dedi. Herkes çıkardıktan sonra, gözlerini öğretmenin ağzına dikti. Oradan çıkacak cümleyi herkes merakla bekliyordu. Daha sonra öğretmen,

Yağmurun çiselediği bir akşam, yapayalnız bir biçimde, adımlarının götürdüğü yere doğru gidiyordu. Her adımı diğer adımından kaçar gibi ya da her adımı diğer adımını yakalamak ister gibi yürüyordu. Bir yerlerden bir ses yükseliyordu… ‘’Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de’’ diye. O an durdu ve gökyüzüne baktı. Gözlerinin, birçok yaşı emekli

‘‘Asma suratını, gel otur evladım şöyle. Ne oldu neden konuşmuyorsun? Neye moralin bozuldu? Ama sen böyle yaptıkça ben çok üzülüyorum bak. İnsan sevdiğini üzer mi?’’ dediğinde gözümü, önümde oynayan düşünceler sinemasından ayırıp ona diktim. Gözlerimden keder akıyordu. ‘‘Ben sizi üzdüm mü?’’ dedim. ”Evet, üzdün hem de çok üzdün. İnsan sevdiğini

Hani böyle ağlamaktan gözyaşların denize döner ama gene de içindeki yangını söndüremezsin ya işte böyle bir anda yine aklımın tüm parselini sahiplenmiştin. Bana, kendimi bok gibi hissettirdiğin zaman dilimlerinden bahsediyorum. Yağmurların, gökyüzünün, uçurtmaların,martıların,şiirlerin anlamsız geldiği, hatta ironilerin bile anlamsızlaştığı, kelimelerin saklambaç oynadığı zaman diliminden bahsediyorum. Beni böyle kainatın yalnızlık abidesi

Sanırım ben seni dünyam diye, her şeyim diye kabul etmeseydim, böyle görmeseydim böyle olmazdı. Sana aşık olmasaydım böyle olmazdı. Sana tutulmasaydım böyle olmazdı. Ne bileyim, seni bu kadar sevmeseydim böyle boktan hayatım olmazdı anne! Sen gidince böyle buz gibi dağılmazdım, sen gidince böyle tren çarpan bir canlı gibi olmazdım anne!